İNSANIN EN BÜYÜK DİRENCİ DEĞİŞMEK DEĞİL, ESKİ KENDİSİNİ KAYBETMEKTİR
Mustafa Kılınç
Yıllarca insanın neden değişemediğini düşündüm.
Sonra bir gün, belki de yanlış sorunun peşinden gittiğimizi fark ettim.
Ya insan değişemediği için aynı hayatı yaşamıyorsa?
Ya aynı hayatı, kendisi sandığı insanı kaybetmemek için sürdürüyorsa?
İşte o gün değişime bakışım değişti.
Çünkü insanı yalnızca davranışları üzerinden okuduğunuzda karşınızda çözülmesi gereken sorunlar görürsünüz.
Ama biraz daha derine indiğinizde başka bir şeyle karşılaşırsınız:
Kendisini korumaya çalışan bir insan organizasyonuyla.
Ben insanın yalnızca yarasını merak etmedim.
O yaradan sonra kendisi hakkında hangi kararı verdiğini merak ettim.
Terk edilmesi değil yalnızca…
Terk edildikten sonra neden “Ben sevilmeye değer değilim.” dedi?
Başarısızlığı değil yalnızca…
Başarısız olduktan sonra neden “Ben yapamam.” diye bir kimlik kurdu?
Yoksulluğu değil yalnızca…
Yoksulluğun içinden neden “Hayat mücadeledir.” diye bir yaşam yasası çıkardı?
Çocukken susması değil yalnızca…
Neden yıllar sonra bile konuşabileceği halde susmaya devam etti?
İnsan mimarisinin görünmeyen tarafı bana göre tam burada başlıyor.
İNSAN YAŞADIĞI ŞEY DEĞİLDİR
Bir insanın başından geçenlerle, o yaşananlardan sonra kendisi hakkında oluşturduğu anlam aynı şey değildir.
Fakat yıllar geçtikçe ikisi birbirine karışır.
İnsan artık:
“Bir zamanlar reddedildim.”
demez.
“Ben istenmeyen biriyim.”
der.
“Başarısız oldum.”
demez.
“Ben başarısızım.”
der.
“Bana güvenilmedi.”
demez.
“Ben güvenilmeye değer değilim.”
demeye başlar.
İşte olayın kimliğe dönüştüğü yer burasıdır.
Ve bana göre değişimin en zor kapısı da burada açılır.
Çünkü artık değiştirmeye çalıştığınız şey yalnızca bir düşünce değildir.
İnsan onu kendisi sanmaktadır.
Bu nedenle bazen insan acısından vazgeçmek ister ama acının oluşturduğu kimlikten vazgeçemez.
Çünkü o kimliğin arkasında çok daha sessiz bir korku vardır:
“Bunu bırakırsam ben kim olacağım?”
TANIDIK OLAN HER ZAMAN DOĞRU DEĞİLDİR
İnsan organizasyonunun ilginç bir tarafı vardır.
Her zaman iyi olanı sürdürmez.
Bazen yalnızca tanıdık olanı sürdürür.
Bu yüzden insan yıllarca şikâyet ettiği ilişki biçimlerini yeniden yaşayabilir.
Aynı insanları farklı yüzlerde bulabilir.
Aynı korkuyu farklı olaylarda üretebilir.
Aynı başarısızlığı başka alanlarda tekrar edebilir.
Dışarıdan baktığınızda anlamsız görünür.
Ama insanın iç organizasyonundan baktığınızda bir tutarlılık vardır.
Çünkü insan bazen mutluluğundan önce kimliğinin devamlılığını korur.
İşte benim için NSP’nin önemli sorularından biri burada doğdu:
İnsan gerçekten değişemiyor mu, yoksa mevcut kimlik organizasyonu değişime izin vermiyor mu?
Bu soru beni düşüncenin ötesine götürdü.
DÜŞÜNCENİ DEĞİŞTİRMEK YETERLİ Mİ?
Yıllardır insana:
“Olumlu düşün.”
“İnan.”
“Karar ver.”
“Geçmişi bırak.”
“Yeni bir sen yarat.”
deniliyor.
Ben bunların karşısına tek bir soru koydum:
Peki bunları yapacak olan kim?
Çünkü aynı kimlik organizasyonuyla yeni düşünceler üretmeye çalışırsanız, bir süre sonra eski organizasyon yeni düşünceleri kendi düzenine uydurabilir.
Bu nedenle benim ilgimi düşüncenin kendisinden çok düşünceyi üreten insan mimarisi çekti.
Bir düşünce nereden geliyor?
Hangi kimlik onu üretiyor?
Beden neden ona eşlik ediyor?
Geçmişte oluşmuş bir kayıt bugün hangi yetkiyle çalışıyor?
İnsan neden artık ihtiyacı olmayan bir korunma biçimini hâlâ sürdürüyor?
Ve bütün bunların üzerinde:
Özbilinç nerede?
NSP benim için bu soruların içinden doğdu.
İNSAN KENDİ HAYATINDA NE KADAR YETKİLİ?
Bence çağımızın en önemli insan sorularından biri budur.
Bir insan hayatının sahibi olabilir.
Ama hayatını yöneten bütün kararların sahibi olmayabilir.
Bugün verdiğiniz kararların kaç tanesi gerçekten bugünkü size ait?
Kaçında çocukluğunuzun korkusu konuşuyor?
Kaçında annenizin kaygısı?
Kaçında babanızın dünyaya bakışı?
Kaçında ailenizin görünmez yasaları?
Kaçında yıllar önce yaşadığınız bir başarısızlık?
Kaçında toplumun size öğrettiği “doğru insan” kimliği?
Ve asıl soru:
Bütün bunların hangisine bugün hâlâ hayatınızı yönetme yetkisi veriyorsunuz?
İşte burada geçmişle kavga etmiyorum.
Çünkü geçmiş düşman değildir.
Aile düşman değildir.
Yaşanmışlıklarımız düşman değildir.
Ben başka bir şey soruyorum:
Geçmişte gerekli olan bir organizasyonun bugünkü insan üzerinde hâlâ yetkili olması gerekiyor mu?
Bu çok başka bir sorudur.
BAZEN TAŞIDIĞIMIZ ŞEY BİZE AİT DEĞİLDİR
İnsan yalnızca kendi hikâyesini taşımaz.
Bazen ailesinin korkularını taşır.
Bazen kendisinden önce kurulmuş yaşam yasalarını.
Bazen nesiller boyunca sorgulanmadan aktarılan “bizde böyledir”leri.
Bazen ait olabilmek için aldığı görünmez sorumlulukları.
Bazen sevgi sandığı sadakatleri.
Ve bütün bunları o kadar uzun süre taşır ki bir gün yük ile kendisi arasındaki sınır kaybolur.
Artık:
“Bunu taşıyorum.”
demez.
“Ben buyum.”
der.
İşte insanın özgürlüğü açısından en kritik ayrımlardan biri burada ortaya çıkar:
Sende bulunan her şey sen değilsin.
Bir korkunun sende bulunması, sen olduğun anlamına gelmez.
Bir geçmiş kaydının sende bulunması, geleceğinin sahibi olduğu anlamına gelmez.
Bir aile hikâyesinin içinde doğmuş olman, o hikâyeyi sonuna kadar devam ettirmek zorunda olduğun anlamına gelmez.
Bir kimlikle yıllarca yaşamış olman da hayatının geri kalanını o kimliğe borçlu olduğun anlamına gelmez.
BEN İNSANI DÜZELTİLMESİ GEREKEN BİR VARLIK OLARAK GÖRMÜYORUM
Mustafa Kılınç insan modelinin benim için en temel yerlerinden biri budur.
Karşımda “bozuk” bir insan görmüyorum.
Bir sorun yığını da görmüyorum.
Karşımda bir insan görüyorum.
Yaşamış.
Anlam vermiş.
Kendini korumuş.
Bazen yanlış sonuçlara ulaşmış.
Bazen geçmişte işe yarayan bir korunma biçimini yıllarca yanında taşımış.
Bazen kendisine ait olmayan yükleri kendisi sanmış.
Ama bütün bunların altında hâlâ seçebilme kapasitesi bulunan bir insan var.
NSP’nin insana baktığı yer benim için burasıdır.
“Senin neyini düzeltmeliyiz?” diye başlamaz.
“Bugünkü hayatını hangi organizasyon yönetiyor?” diye sorar.
Ve ardından daha derine gider:
Bu organizasyonu kim kurdu?
Ne zaman gerekliydi?
Bugün hâlâ gerekli mi?
Beden neden onu sürdürüyor?
Kimlik neden onu koruyor?
Ve bugünkü insan bütün bunların neresinde?
ÖZBİLİNÇ SADECE FARK ETMEK DEĞİLDİR
Benim için özbilinç yalnızca insanın kendisini gözlemlemesi değildir.
Daha derin bir anlamı vardır:
Kendi yaşamındaki yetkisini fark etmesi.
“Evet, bunu yaşadım.”
Ama…
“Yaşadığım şeyin ömrümün geri kalanını yönetmesine izin vermek zorunda değilim.”
“Evet, bu aileden geldim.”
Ama…
“Ailemin bütün korkularını geleceğime taşımak zorunda değilim.”
“Evet, yıllarca böyle davrandım.”
Ama…
“Geçmiş davranışlarım gelecekte kim olacağımı belirlemek zorunda değil.”
İşte insanın içindeki otorite burada değişmeye başlar.
Ben buna insanın kendisine dönmesi diyorum.
DEĞİŞİM BELKİ DE YENİ BİRİ OLMAK DEĞİLDİR
Bugün insanlara sürekli yeni bir versiyonları olmaları söyleniyor.
Daha başarılı ol.
Daha güçlü ol.
Daha zengin ol.
Daha özgüvenli ol.
Daha mutlu ol.
Ben başka bir yerden soruyorum:
Ya mesele kendine yeni şeyler eklemek değilse?
Ya mesele, yıllardır “ben” dediğin şeylerin hangisinin gerçekten sana ait olduğunu ayırt etmekse?
O zaman değişim bir ekleme süreci olmaktan çıkar.
Bir ayrıştırma başlar.
Bu benim korkum mu?
Bu benim kararım mı?
Bu benim değerim mi?
Bu benim kimliğim mi?
Bu benim sorumluluğum mu?
Bu benim hayatım mı?
Ve sonra insanın karşısına belki de en zor soru çıkar:
“Bana ait değilse neden hâlâ taşıyorum?”
İşte bu soru insanın içindeki çok eski bir düzeni sarsabilir.
Çünkü ilk kez kendisini değiştirmeye çalışmıyordur.
Kendisiyle, kendisi sandığı şeyleri birbirinden ayırıyordur.
BENİM İÇİN ÖZGÜRLÜK
Özgürlük her şeyi bırakmak değildir.
Her bağdan kurtulmak değildir.
Geçmişi reddetmek hiç değildir.
Benim için özgürlük;
neyi neden taşıdığını bilen,
hangi seçimin gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt edebilen,
geçmişte gerekli olmuş bir organizasyonu yalnızca geçmişte gerekliydi diye ömür boyu sürdürmek zorunda olmadığını anlayan insanın halidir.
Çünkü insan geçmişinin mahkûmu olmak zorunda değildir.
Ama geçmişini inkâr ederek de özgürleşemez.
Özgürlük başka bir yerde olabilir:
Geçmişin varlığını kabul edip bugünkü hayat üzerindeki yetkisini yeniden değerlendirebilmekte.
ŞİMDİ SANA BİR CÜMLE DEĞİL, BİR SORU BIRAKIYORUM
Sana “değiş” demeyeceğim.
“Güçlü ol” demeyeceğim.
“Kendini sev” demeyeceğim.
“Geçmişini bırak” da demeyeceğim.
Bunların yerine hayatında tekrar tekrar yaşadığın bir şeye bakmanı istiyorum.
Bir ilişkiye.
Bir korkuya.
Bir vazgeçişe.
Bir susmaya.
Bir başarısızlığa.
Bir yüke.
Bir kimliğe.
Ve kendine sor:
“Bunu bugün gerçekten ben mi seçiyorum, yoksa yıllar önce kurulmuş bir organizasyon hâlâ benim adıma mı karar veriyor?”
Cevabı aceleyle verme.
Çünkü bazı soruların görevi cevap üretmek değildir.
İnsanın kendi hayatındaki görünmez iktidarı görünür hale getirmektir.
Belki değişim tam burada başlıyor.
İnsan eski hayatından kaçtığında değil.
Geçmişini sildiğinde değil.
Başka biri olmaya çalıştığında hiç değil.
Kendi hayatında kimin yetkili olduğunu ilk kez gerçekten sorguladığında.
Benim NSP dediğim yolculuğun özü de burada:
İnsanı başka bir insana dönüştürmek değil.
İnsanın kendi yaşamının yönetimine yeniden dönmesine hizmet etmek.
Çünkü yıllar içinde insana dair öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu:
İnsan bitmiş bir hikâye değildir.
Ve hiçbir geçmiş, insanın geleceği adına sonsuza kadar karar verme yetkisine sahip değildir.
Mustafa Kılınç
NLP Uzman Eğitimcisi – Sosyolog – Yazar – Siyasi Koç
Nöro Somatik Programlama (NSP) Kurucusu
“Ben insanı değiştirmeye çalışmıyorum.
İnsanın, kendisi sandığı şeylerle gerçekten kendisine ait olanı ayırabileceği yere ulaşmasına hizmet ediyorum.”